Sanatçıdan/Şairden Al Haberi-I

Genel olarak varlık, olgu ve olaya dair “hakikat” izleniminin, algısının ve bilgisinin elde edilmesinin öznesi bilim adamı, düşünür ve sanatçı olarak adlandırılmıştır. Fakat bu kategori çeşitli dönemlerde ve kültürlerde öznelerin adlandırılmasında farklılık da göstermiştir. Mesela Antik Yunan kültüründe filozof, sanatçı ve kahin (bilici) kategorisi yapılmıştır, ama bunun konumları, işlevleri üzerinde farklı açıklamalara ve yorumlara yer verilmiştir. Buna karşılık, özellikle din, dolayısıyla bunun bildirimiyle (tebliğiyle) görevli elçi (yalvaç, resul, peygamber) kategorisini esas alan yapıda bilim adamı (alim, ulema), sanatçı ve elçi adlandırılmasına dayanan kategori genellikle kabullenilmiştir. Ancak, bu kategoride yer alan öznelerin konumları, işlevleri, yükümlülük, yetkileri ve sorumlulukları üzerinde, dönemler ve ortamlar itibarıyla farklı açıklamalar, yorumlar ve değerlendirmeler yapılmak suretiyle zengin bir kültürel veri oluşmuştur. Elçilik konumu, genel olarak istisnai tutulmakla birlikte, bilim konumu çokça tartışmalara konu olabilirken, sanatçı kategorisi, kendine özgülüğü dolayısıyla farklı yaklaşımlara kaynaklık etmiştir denebilir. Kimi zaman sanatçının izlenimi, algısı, bildirimi, yorum ve değerlendirmesi bazılarınca kayıtsızlıkla karşılanırken, bazılarınca da özenle yaklaşılması gereken bir bildirim, bir uyarı, bir eleştiri niteliğinde görülmüştür. Çünkü bilim adamının ve düşünürün duygu ve akıla dayalı çıkarımlarından farklı olarak sanatçı sezgi’ye dayalı öngörülerde bulunabilme yetisine işlerlik kazandırmaktadır. Dolayısıyla hakikati algılaması ve kavraması daha kuşatıcı bir niteliğe dönüşebilmektedir.
Şiir dili ve dünyası, kendine özgü çağrışımlar, benzeşimler, istiareler, anlatımlar çeşitliliği, farklılığı ve zenginliği oluşturabilmiş olan Cahit Koytak, “Hira’dan Piste İniş’ Üzerine Uçuk Sorular:” şiiriyle, “olması gerekeni”n çağrışımıyla “olan” üzerinde bir özeleştirinin, hem yokluğuna, hem de zorunluluğuna göndermede bulunmaktadır.
“Bugün inecek olsaydı, bir ikinci sefer
Allah’ın son elçisi, Hira’dan”;
mutlaka yoldaki çukurları, tümsekleri (bunları, insan, toplum, insanlık bağlamında düşünmek suretiyle) düzeltmeye çalışırdı, diye kurgulayabiliriz. Aynı şekilde, raflarda tozlanmaya bırakılmış “Yüce ve kutlu” kitabın içerdiği öğretiyi hatırlatsaydı, “ümmetinin gözünde” nasıl görülürdü, “göz nuru, gönül ışığı, Hz. Muhammed?”
Sözgelimi araba kullanmayı, marka seçmeyi, pahalı giysiler içinde yakasında beyaz mendil, ipek kravat… hız düşkünü, ün düşkünü, şeklinde kurgulanacak bir mizansene konu olabilir miydi “bir nebi?”
Hele uçaktan inişi, patlayan flaşlar, alkışlar, çığlıklar, gözyaşları, haber yağmasına inen akbabalar, atmacalar, baykuşlar, çekim arabaları, koruma polisleri,
 “Yalvacın alana inmesini izlerken
Uhrevi pozlar deneyen yarının azizleri, havariler”
 canlandırılsa gözlerde, şunları da görmek kaçınılmaz olacaktır:
“Yalvacın yoksul sevenleri, gerçek sahabileri:”
Bunlar, işsizlerdir, aşsızlardır, eşsizlerdir, evsizlerdir, ama körler de, sağırlar da, Alzheimerlılar da, “Sırtlarında ömürlük çileleriyle”, “bastonlarıyla emekleyen yaşlılar”dır. Üstelik bunların “umutlarının ufku, kahırlarının rengine boyanmış”tır. Öte yandan kaderlerine küskün kızlar, sahipsiz kadınlar, yakınsız ve yuvasız dullar, sokağa düşürülmüş bacılardır. Vicdan ve yürek sahibi olan herkesi dağlayan, yakıp kavuran, “Cehenneme çevrilen Gazze’de, Filistin’de”, kanlar içinde ağlayan çocuklar, yetimler, “Feryatlarıyla ufukları yırtan analar”ı da eklemek gerekir olanlara.
 

Yorum yapın