Beklediğiniz Olsun, Kimseden Beklentiniz Olmasın

Bekleyiş, beklenene, beklenen zamana ve mekâna göre değer kazanır.
Kimi, nerede en zaman bekliyoruz?
İşte beklemenin değeri bunlara verilen cevapla değer kazanır. Allah’ın rahmetini beklemek, azabından korkmak, Rabbin rızasına kavuşmak ve bunlara kavuşmak için Rabbin gösterdiği şekilde iman edip amel-i salih işlemek beklentilerin en hayırlısıdır. (Kur’an’da geçen “Yercü” kelimelerine bakınız.)
Fuzuli, “Bekleriz” isimli gazelinde:
“Yıllardır Rabbin iman yurdunu korumak için bekleriz. Biz onun askerleriyiz. Rütbemizin yükselmesi ve mesut olmak için O’nun rahmet kapısında bekleriz.
Biz, akbaba gibi dünya leşine dönüp bakmayız. Kaf dağının Anka’sı gibi kanaat üzere yaşarız.
Rahmet ve muhabbet kokularını aldıktan sonra heva ve heveslerimizin döndüğü dünya güzellikleri ve tatlarını görmez oldu gözümüz.
Hepsinden uzaklaşarak Mecnun’un Leyla, Ferhat’ın Şirin beklentisi gibi yalnız O’nun rahmetini bekleriz” anlamında bekleyişini anlatır.
Bekleyenin değeri de beklediğiyle orantılıdır.
Bugün bütün dünyanın, Gazze’deki HAMAS askerlerinin yanında olması, bütün başkentlerde işgalci İsrailli Yahudi teröristleri lanetleme yürüyüşleri yapmaları, onların mübarek Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın bekleyenleri olmalarıdır.
9 Kasım 1912’de Osmanlı’nın himayesinden çıkarılıp kâfir çizmeleri altına atılan Kudüs’ü Osmanlı ordusundan Onbaşı Hasan, 1982 yılına kadar Mescid-i Aksa’nın kapısında 65 yıl nöbet bekleyerek dünya rekorunu kırmıştır.
Merhum İlhan Bardakçı, 1972 yılında ziyaret ettiği Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın kapısında gördüğü o muhafızı, uzun bir tasvirden sonra onun ağzından:
“Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık” dedi.
Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır.
Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın’ dedi.
Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi.
 “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa kumandanımın yanına git.
Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.
Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır, hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım’ de.”
“Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.
Nasırlı ellerine sarıldım, sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim.
Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.”
Not: İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) yaklaşık bir asır sonra Gazze’de inşa ettiği camiye Mescid-i Aksa muhafızı, Osmanlı askeri Onbaşı Hasan’ın ismini vermiş. İsrail’in Kudüs’te ezanı yasaklamaya çalıştığı günlerde Gazze’deki Onbaşı Hasan Camii’nden ilk ezan sesi duyulmaya başlamış. 
 
 

Yorum yapın